
Didem Görkay yazdı: Belleğin ve İnsanın Kırılgan Coğrafyası
29 Eylül 2026
Edebiyatın en zorlu sınavlarından biri, gündelik olanın içindeki “olağanüstü”nü, sıradan insan portrelerinin altındaki o dipsiz derinliği yakalayabilmektir. Yurdagül Şahin, son eseri Yanık Tüy ile tam da bu noktada, hem dili hem de olay örgüsünü bir cerrah titizliğiyle işleyerek okuru kendi içsel yolculuğuna davet ediyor. Kitaptaki öyküler toplumsal belleğin ve insanın zamana karşı verdiği kadim savaşın bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor.
Kitabın ismindeki metafor, eserin tüm dokusuna nüfuz ediyor. “Yanık tüy” kokusu, hem fiziksel hem de metaforik anlamda bir eksikliği, bir kaybı ve o kaybın geride bıraktığı o keskin, asla tam olarak yok olmayan izi temsil ediyor. Şahin, karakterlerinin hayatındaki “yarım kalmışlıkları” ve travmaları bu koku üzerinden okura hissettiriyor. Bu, sadece bir koku değil; geçmişle gelecek arasında sıkışmış, yanmış ve dönüşmüş bir benliğin somutlaşmış hali. Yazar, bu imgeyi kullanarak, “büyümenin” veya “olgunlaşmanın” aslında biraz da yanmak, eksilmek ve o eksikle yeniden var olmaya çalışmak olduğunu ustalıkla işliyor.
Püren, başlıklı sarsıcı öykü, gündelik hayatın en tanıdık alanlarından biri olan semt pazarını, ani bir trajediyle bir anne için cehenneme dönüşen klostrofobik bir mekân olarak ele alıyor. Pazar yerinin kalabalığı, satıcıların bağırışları ve karmaşası “patlamış baraj suyu” veya “insan seli” gibi güçlü metaforlarla betimlenerek yaklaşan tehlikenin atmosferi kuruluyor. Annesinin eteğine tutunarak bu gürültüden kaçmaya çalışan küçük Püren’in, çilek tezgâhının cazibesine kapıldığı o anlık boşlukta kaybolmasıyla öykünün ritmi tamamen değişiyor. Annenin yaşadığı panik, zamana ve mekâna karşı verilen çaresiz bir savaşa dönüşüyor; tanıdık pazar esnafı ve nesneler bir anda tehditkâr birer yabancıya evriliyor.
Öykünün final bölümü ise kayıp duygusunun ve toplumsal kayıtsızlığın yarattığı derin trajediyi gözler önüne seriyor. Pazarın dağılması, çöplerin süpürülmesi ve hayatın olağan akışına dönmesiyle tezat oluşturan annenin acısı, zaman algısını yitiren bir yas ritüeline dönüşüyor. Evde uğradığı aile içi şiddete rağmen her hafta kızını kaybettiği o çilek tezgâhının başına çıplak ayakla koşan annenin durumu, bireysel bir travmanın ötesine geçerek toplumsal bir çaresizliği simgeliyor. Sayfanın sonunda bir tekerleme gibi tekrarlanan ve hiçbir zaman gelmeyecek olanı simgeleyen “Bekledi. Bekledi. Bekledi…” kelimeleri, okuyucunun zihninde bitmek bilmeyen, zamansız ve yankısı kesilmeyen bir çığlık olarak kalıyor.
Adaletin Usturası, başlıklı öyküde ise, adalet kavramının kurumsal mekanizmalardan koparak hapishane duvarları ardındaki acımasız bir “racon” düzenine evrilişini ikinci tekil şahıs (sen) anlatımıyla sarsıcı bir biçimde işliyor, suçsuz olduğunu haykırmasına ve hücreye konulmak için yalvarmasına rağmen namlı kabadayıların koğuşuna terk edilen bir mahkûmun hissettiği mutlak çaresizlik ve klostrofobik korku derinlemesine aktarılıyor. Gardiyanın yüzündeki imalı gülümseme ve demir kapı kapandıktan sonra üzerindeki gölgelerin kıpırdanışı, bireyin sistem tarafından nasıl gözden çıkarıldığının ve ölüme terk edildiğinin ilk habercisi oluyor. Öyküde karakterin korkudan titrememek için dişlerini sıkması, sorgu odalarındaki o meşum sessizlik, çay kaşıklarının şıkırtısı ve yaklaşmakta olan infaz timinin ayak sesleri, koğuşun loş karanlığında gerilimi zirveye taşıyor.
Yazar bu öyküsünde yalnızca fiziksel bir yıkımı değil, adaletin tamamen tersyüz olmasını kelimelerle sembolize ediyor. “Ben yapmadım, suçsuzum” çığlıklarının kıllı pençelerle kapatılması, balyoz gibi inen yumruklar, kırılan çeneler ve dökülen dişler teker teker betimlenirken, bu vahşet ironik bir biçimde “alemin arakçıları, gaspçıları ve azılı katillerinin ilahi adaleti” olarak kutsanıyor. Ceza alanın değil, cezayı verenin haz aldığı bu kapalı ekosistemde, suçsuz bir insanın bedeni karanlık bir kuyuya sürükleniyor. Koğuşun “şerefi” olarak nitelendirilen bu kolektif cinayet, sokağın ve mahpus damının kendi hukukunu ne kadar kanlı ve geri dönüşsüz bir biçimde kestiğini gösteren karanlık bir insanlık panoroması sunuyor.
Yurdagül Şahin’in dili, süsten uzak, oldukça rafine ve atmosferik. Tasvirler, okurun zihninde adeta bir film karesi oluşturuyor. Özellikle mekân betimlemelerinde, çevrenin karakterlerin ruh halini nasıl yansıttığına dair yaptığı çıkarımlar, eserin edebi değerini artıran en önemli unsurlardan biri. Şahin, kelimeleri birer enstrüman gibi kullanarak, okurun duygusal ritmini bir yavaşlatıp bir hızlandırıyor. Cümle yapıları, karakterlerin zihnindeki karmaşayı yansıtırken, bazen duruluyor ve o durulukta derin felsefi sorgulamalar ortaya çıkıyor.
Yanık Tüy’deki karakterler, “tip” olmaktan ziyade, “insan” olma vasfını taşıyorlar. Kusurları, korkuları, çelişkileri ve umutlarıyla ete kemiğe bürünüyorlar. Yazar, karakterlerini yargılamıyor; onları sadece oldukları halleriyle, tüm çıplaklıklarıyla ortaya seriyor. Okur, karakterin yaptığı bir hataya kızarken, bir sonraki sayfada o hatanın kökenindeki acıyı fark ederek empati kurmaya başlıyor. Bu, Şahin’in karakter inşasındaki başarısının ve insana olan bakışındaki hümanist derinliğin bir göstergesi.
Eserin eleştirel bir gözle incelendiğinde, zamanın kullanımının oldukça cesur olduğu görülüyor. Doğrusal bir anlatı yerine, karakterin zihinsel süreçlerini takip eden, anlık sıçramalarla geçmiş ve gelecek arasında köprüler kuran bir yapı tercih edilmiş. Bu yapı, kitabın temposunu dinamik kılsa da, yer yer okuru yoran bir karmaşıklığa da sebep olabiliyor. Yine de, bu tercihin bilinçli bir “zihin akışı” tekniği olduğu ve karakterin kaotik iç dünyasını yansıtmak adına elzem olduğu gözden kaçırılmamalı.
Yanık Tüy, sadece okunup geçilecek bir kitap değil; üzerinde uzun uzun düşünülmesi, gereken bir metin. Yurdagül Şahin, bu eseriyle edebiyatımızda unutulmaya yüz tutmuş bir duyarlılığı, insanın kendi içine dönme ve o “yanık tüy” kokusunun peşinden giderek kendi hakikatini bulma çabasını hatırlatıyor. Kendi içsel huzursuzluklarıyla yüzleşmek isteyen okurlar için Yanık Tüy, kaçırılmaması gereken edebi bir durak.
Kaynak: Edebiyat Burada – “Didem Görkay yazdı: Belleğin ve İnsanın Kırılgan Coğrafyası”
link: https://edebiyatburada.com/didem-gorkay-yazdi-bellegin-ve-insanin-kirilgan-cografyasi/
